Beni Öldürmeyen Şey Güçlendirmedi Travmatize Etti
- Zeyneb G
- 1 gün önce
- 5 dakikada okunur

“Beni öldürmeyen şey güçlendirir” cümlesi muhtemelen her birimizin hayatında bir kez duyduğu veya okuduğu tanıdık bir cümle hatta inanç. Kişisel bir tecrübe olarak zamanla fark ettim ki bu cümle bana bir şey öğretmiyor, sadece acıyı hızlıca kapatmamı, derinlerde bir yere gömmemi istiyordu. "Güçlendin" demek, "artık bunu konuşmayı bırak" demenin nazik bir yoluydu belki de. Güçlenmemiştim. Sadece hayatta kalmıştım — ki bu, aynı şey değil. Biraz daha düşününce aslında bu olgunun bize farklı platformlardan dayatıldığını görmeye başladım. Hatta bu fikir olmasa film endüstrisi şimdiye dek iflas bayrağını çekerdi diye düşünüyorum. Neden mi? Sadece bir an olsun düşünün izlediğiniz film ve dizilerde başına kötü bir olay gelmemiş, kayıp yaşamamış “travmatize olmamış” bir baş rol aklınıza geldi mi? Benim gelmedi. Hatta yetişkin filmlerini es geçiyorum animasyon filmlerinde bile bu örüntü var. Külkedisi babasını ve annesini kaybetti, üvey ailesi zorbalık yaptı, Bambi’nin annesi avcı tarafından öldürüldü çok erken yaşta hayatta kalmayı öğrenmek zorundaydı, Nemo’nun annesi ve kardeşleri de öldürüldü ve sonrasında kaçırıldı, Rapunzel manipülatif ve onu kaçıran biri tarafından bir kulede hapis büyüdü… Bu örnekleri sayfalarca yazabilirim ve sonsuza dek uzar gider. Fakat şöyle bir gerçek var ki tüm bu travmatik olayların bir amacı var. O da ana karakteri güçlendirmek. Her şey yolunda giderken ani bir ölüm, zorlu yaşam olayları kahramanımızın hayatını mahveder. Sonra bir kırılma anı yaşar bir anda düşmanlarını yener, insan ilişkileri düzelir yeni bir amaç bulur ve mutlu sona ulaşır. Böyle yazınca eminim aklınıza bir iki isim gelecektir. Sorum şu: Bize dayatılan hikayeler ve iyileşme masalları gerçeği ne kadar yansıtıyor? Kişisel ve bu alanda çalışan bir uzman olarak deneyimlerimden gerçek hayatta durumun bu kadar kolay olmadığını biliyorum. Bu cümlenin zaman zaman kendi hayatımı da etkileyip beni güdülediğini söyleyebilirim fakat her bireyin yaşamı ve etrafında oluşan parametreler biriciktir. Bu yazıyı kaleme almamın bir sebebi de bu aslında. Travma doğası gereği yıkıcıdır. Hem ruhsal hem fiziksel izler bırakır ve bireyin iyileşme yolculuğunda en önemli kanallardan biri toplum ve aidiyet hissidir. Eğer içinde bulunduğunuz toplum size bu yıkım karşısında güçlenmeniz ve dünyayı kurtarmanız gerektiğini söylüyorsa burada bir problem var demektir. Çünkü biliyoruz ki travma sonrası stres bozukluğu geliştiren bireylerin öz-şefkat düzeyleri düşmektedir. Bu, kendinizi acımasızca eleştirmenize, suçluluk duymanıza ve depresyon riskinin artmasına yol açar.
Peki bu cümle nereden geliyor? Bahsi geçen inanç ve söylem aslında bize sanıldığından daha yakın zamanda değil, çok daha eski bir kaynaktan geliyor. "Was mich nicht umbringt, macht mich stärker" (Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar) — 19. yüzyıl Alman filozofu Friedrich Nietzsche'nin Putların Alacakaranlığı adlı eserinde yer alan bu aforizma, zamanla dilden dile, kültürden kültüre dolaşarak bugünkü İngilizce ve Türkçe formuna evrildi. Ama aforizmalar, doğdukları bağlamdan koptuklarında tuhaf bir yolculuğa çıkarlar. Bu cümle, felsefi bir düşünceden popüler psikolojinin, motivasyon konuşmalarının, film endüstrisinin mihenk taşına, hatta spor salonu duvarlarının bir sloganına dönüştü. Bugün onu duyduğumuzda artık Nietzsche'yi değil, bir tür kültürel sağduyuyu duyuyoruz — sorgusuz sualsiz kabul edilen, neredeyse bilimsel bir gerçekmiş gibi sunulan bir inanç. Bu yapılanmanın özellikle *gerçekten travmatik bir olaya maruz kalmış bireylerde uzun vadede yıpratıcı ve kendine yönelik acımasız konuşmaları tetiklediğini biliyorum. (Gerçekten diyorum çünkü popüler kültürün aksine sevgilinizden ayrılmak, sınavdan kalmak veya topluluk önünde konuşurken birinin size gülmesi travma değildir.)
İşin özü travmanın psikolojik yükü kadar sosyolojik yükü de ağırdır.
Peki bu alanda yapılan bilimsel çalışmalar bize ne söylüyor? İlgili literatür ve araştırma sonuçlarını biraz incelediğimde anlatmaya ve tartışmaya değer bir iki makale buldum ve biraz onlardan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle bu fikri besleyen bir çalışma ile başlayalım. Çünkü bu cümleyi doğrudan başlığına taşıyan bir akademik makale var: Justin Hulbert ve Michael Anderson'ın 2018'de Journal of Experimental Psychology: General'de yayımladığı "What Doesn't Kill You Makes You Stronger: Psychological Trauma and Its Relationship to Enhanced Memory Control" Türkçesiyle “Seni Öldürmeyen Şey Seni Güçlendirir: Psikolojik Travmanın Gelişmiş Hafıza Kontrolüyle İlişkisi” başlıklı çalışma. Araştırmacılar, özellikle olumsuz ve nötr hafıza öğelerini bastırma ve kontrol etme becerilerinin, zamanla güçlenebileceğini ve dolayısıyla travma sonrası intrüzyonların azalmasına katkıda bulunabileceğini öne sürmektedirler. İki deney kullanılarak, travma yaşamış kişiler ile yaşamamış kişiler arasında hafıza bastırma ve unutma yetenekleri karşılaştırılmıştır. Bulgular, travma geçmişi olan kişilerin, özellikle kontrollü hafıza bastırmada daha başarılı olduklarını ve bu başarının özellikle otomatik hale gelen hafıza bastırma süreçlerinde belirgin olduğunu göstermiştir. Ayrıca, travma deneyimi yaşamış kişilerin, nöroanatomik düzeyde, hafıza kontrolüyle ilişkili beynin dorsolateral prefrontal korteksinde yapı ve fonksiyon değişiklikleri olabileceği öne sürülmüştür. İlk bakışta bu, Nietzsche'nin aforizmasını bilimsel olarak doğruluyor gibi görünüyor. Travma geçmişi olanlar, bir bilişsel beceride gerçekten daha "iyi" çıkıyorlar. Ama burada durup şu soruyu sormalıyız: bir anıyı bastırmakta daha iyi olmak, gerçekten güçlenmek midir? Yoksa bu, acıyla baş etmenin tek yolu bastırmak olduğunda gelişen, öğrenilmiş bir refleks midir — bir güç değil, bir zorunluluk mudur? Ve tabii uzun vadede fayda zarar dengesi nasıl olur? Açıkçası cevaplanması gereken çok fazla soru var. Genel olarak, bu çalışmanın, travmanın yalnızca olumsuz sonuçlar doğurmakla kalmayıp, aynı zamanda hafıza düzenleme ve direnç geliştirme becerilerini artırmaya yardımcı olabileceğine dair farklı bir bakış açısı sunduğunu söyleyebiliriz. Fakat çalışma, katılımcıların travma geçmişlerinin nicel olarak ölçülmesine dayanmakta ve bu nedenle, travmanın şiddetini veya travmaya maruz kalma sürecinin detaylarını tam olarak yansıtmayabileceği bildirilmiştir. Bu, çalışmanın çürütücü olmadığı anlamına gelmiyor ama tek başına, her türden travmanın güçlendirici olduğuna dair bir kanıt olarak okunamayacağı anlamına geliyor.
Biraz diğer taraftaki araştırmalara bakalım. Şunu söyleyebilirim ki karşı tarafta çok daha kalabalık bir literatür duruyor. Bu bağlamda bahsetmek istediğim bir çalışma 2023'te Clinical Psychology Review'de yayımlanmış. Bu makalede psikolog Adriel Boals, "travma sonrası büyüme" kavramını üçe ayırır:
1. Algılanan büyüme (kişinin "büyüdüğüme inanıyorum" demesi),
2. Gerçek büyüme (fiilen ölçülebilir bir değişim) ve
3. Hayali büyüme (motive edilmiş bir kurgu, bir kendini koruma anlatısı).
Boals, travmatik bir olay yaşayanların yarısından fazlasının orta ya da yüksek düzeyde büyüme bildirdiğini, ama bu raporların büyük bölümünün gerçek bir değişimi değil, hayali büyümeyi yansıttığını öne sürer. Yıllarca biriken kanıtları inceledikten sonra vardığı sonuç gerçekten sarsıcıdır. Gerçek büyüme, sanıldığı kadar yaygın değil, aksine oldukça nadirdir.
Bu iki literatürü yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şu: Hulbert ve Anderson özellikle olumsuz ve nötr hafıza öğelerini bastırma ve kontrol etme becerilerinin, zamanla güçlenebileceğini ve dolayısıyla travma sonrası intrüzyonların azalmasına katkıda bulunabileceğini öne sürmektedirler. Boals ve diğerlerinin bulduğu şeyse, insanların kendilerini iyileşmiş hissetmelerinin, gerçekten iyileşmiş olmalarıyla neredeyse hiç örtüşmediği. Gelecekte yapılacak çalışmaların bu bağlamda bize daha net cevap vereceğini düşünüyorum.
Bilimsel sonuçlardan bağımsız kişisel deneyimlerimiz için durup şu soruları sormalı belki; Travmatik bir olay yaşayıp sonrasında bastırdığınız, "atlattığınızı" düşündüğünüz bir şey aslında sizi güçlendirdi mi, yoksa sadece görünmez mi kıldı? Etrafınızdakilerin “sen çok güçlüsün” söylemleri bir teselli mi oldu yoksa sizi yalnızlaştırdı mı? Belki de asıl mesele şu: "Güçlendim" demek bazen gerçek bir dönüşümü anlatır, bazen de başkalarının beklediği hikâyeyi anlatmanın en kısa yoludur. Nietzsche'nin cümlesi güzel bir cümle. Ama güzel olması, doğru olması gerektiği anlamına gelmiyor. Travma beni veya sizi öldürmedi, bu doğru. Ama güçlendirdiğini de söyleyemem — en azından travmanın kendisi bunu yapmadı.
Bugün ayakta kalmamızı sağlayan şey, biraz zaman, öz-şefkat, bu esnada yanımızda olan insanlar bazen terapide terapistin sorduğu bir soru. Güçlenme, yaranın kendisinden değil, yarayı nasıl sardığımızdan doğar. Bunu karıştırdığımızda, acı çekenlere "madem güçlenmedin, yeterince acı çekmedin ya da yeterince çabalamadın" diyen zalim bir mantığa kapı aralamış oluyoruz. Belki de yapmamız gereken, bu cümleyi tamamen atmak değil, ama yeniden yazmak olabilir.

“Beni öldürmeyen şey güçlendirmedi. Beni ayakta tutan, ondan sonra bulduğum şeydi.”



Yorumlar