top of page

Psikolojiden Felsefeye: Hannibal Dizi İncelemesi

  • Yazarın fotoğrafı: Zeyneb G
    Zeyneb G
  • 2 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Herkese merhaba uzuun bir aradan sonra yine klavye başındayım ve bugün kendi türünde sevdiğim bir dizi olan Hannibal’ı hem psikoloji hem felsefe gözlükleriyle incelemeye karar verdim. Her bölümüne ayrı inceleme yazsam roman olur diyebilirim. O denli yoğun bir sembolizm ve hikâye akışı mevcut. Ama ne olursa olsun hem dizi hem karakterler detaylı bir incelemeyi hak ediyor diye düşünüyorum. Ufak bir uyarı diziyi henüz izlemediyseniz yazım sürpriz bozanlar içerebilir.


Öncelikle dizi hakkında kısa bir bilgiyle başlayalım. Hannibal, Thomas Harris’in romanlarından uyarlanan ve FBI profili uzmanı Will Graham ile adli psikiyatrist Dr. Hannibal Lecter arasındaki karmaşık ilişkiyi merkezine alan psikolojik gerilim dizisidir. Dizi, estetik şiddet tasviri, psikanalitik alt metni ve insan zihninin karanlık katmanlarına yaptığı vurguyla dikkat çeker. Hannibal Lecter karakteri; yüksek zekâsı, sofistike kültürel bilgi birikimi ve empatik görünümlü manipülasyon becerisiyle antisosyal kişilik özelliklerini aristokratik bir maske altında sunar.  Karakterin Hollywood’a girişi ise aslında diziden çok önce gerçekleşmiştir. Hannibal Lecter ilk kez Thomas Harris’in romanı Red Dragon’da ortaya çıkmış, ancak sinema dünyasında ikonikleşmesi Kuzuların Sessizliği filmi ile olmuştur. Bu filmde Lecter’ı canlandıran Anthony Hopkins, kısa ekran süresine rağmen performansıyla karakteri kült statüsüne taşımış ve Oscar kazanmıştır. Daha sonra Hannibal (2001) ve Red Dragon (2002) filmleriyle karakter sinemadaki yerini pekiştirmiştir. Dizide ise Dr. Hannibal Lecter rolüne Mads Mikkelsen, Will Graham rolüne ise Hugh Dancy hayat veriyor. Mads Mikkelsen’i oyuncu olarak çok severim ve bu rolü kelimenin tam anlamıyla zirveye çıkardığını düşünüyorum. Onun yorumuyla Hannibal Lecter karakteri daha sofistike, soğukkanlı ve estetik tasviri ön plana çıkaran kelimenin tam anlamıyla aklınızı başınızdan alacak bir şekilde inşa edildiğini düşünüyorum. Eminim diziyi izleyenler bana bu konuda hak verecektir. Dizi 3 sezon sürmüştür. Toplamda 39 bölümde final verilmiştir.

Ben bu incelemede, diziyi Jung’un analitik psikolojisinden Freud’un dürtü kuramına, Lacan’ın yapısalcı psikanalizinden Nietzsche’nin felsefesi gibi derin ve kapsamlı bir yelpaze kullandım. Keyifli okumalar.


Öncelikle bir soruya cevap verelim. Hannibal bir psikopat veya sosyopat mı?

Hannibal dizisinde Dr. Hannibal Lecter'ın klinik açıdan bir "psikopat" olmadığı hem dizinin geliştiricisi Bryan Fuller hem de dizideki karakterler tarafından açıkça vurgulanan temel bir unsurdur. Dizi evreninde Hannibal, gerçek dünyadaki psikiyatrik tanılara sığmayan ve tamamen kurgusal, "eşsiz" bir zihin olarak tasvir edilir. Klinik ve psikolojik açıdan bir psikopat olarak sınıflandırılamamasının temel nedenlerini şu şekilde açıklayabiliriz:


  1. Klinik olarak ‘Psikopati DSM-5'te listelenen 10 kişilik bozukluğundan biridir. Bu bozukluğa sahip bireyler genellikle yalnızca "bilişsel empatiye" sahiptir; yani karşılarındaki insanın ne hissettiğini anlarlar ancak bunu duygusal olarak içselleştirmez veya umursamazlar. Oysa Hannibal, her iki empati türüne de tam anlamıyla sahiptir. Bryan Fuller, aynı zamanda onun başkaları için şefkat hissedebilmesi sebebiyle bir sosyopat sayılamayacağını belirtir. Seçtiği özel kişilere (Will Graham, Abigail Hobbs, Bella Crawford) karşı derin bir duygusal bağ kurar. Operada dinlediği bir aria karşısında derinden etkilenip ağlayabilir veya değer verdiği insanları kaybetmenin acısıyla depresyona girebilir.

  2. Psikopatolojinin en belirgin teşhis kriterlerinden biri, yapılan eylemlerden dolayı suçluluk veya pişmanlık duymamaktır. Bryan Fuller, Hannibal'ı psikopat kategorisinden çıkaran en önemli faktörün onun "pişmanlık hissetmesi" olduğunu belirtir. Hannibal, Will ile yaşadığı kopuştan ve ona verdiği zarardan büyük bir keder duyar; "zamanı geri alabilmek" ve kırılan güveni (kırık çay fincanı metaforu) onarabilmek için matematiksel formüller yazacak kadar gerçek bir pişmanlık yaşar.

  3. Antisosyal Kişilik Bozukluğu ve klinik psikopati kriterlerine göre bu kişiler dürtüseldir, çok çabuk sıkılırlar, uzun vadeli planlar yapmakta zorlanırlar ve düşük hayal kırıklığı toleransına sahiptirler. Hannibal ise bu profilin tam zıddıdır; son derece sabırlı, metodik ve kontrollüdür. Şiddeti veya cinayetleri anlık bir öfke krizinin sonucu değil, tamamen stratejik ve proaktiftir. Sanata, müziğe, dillere ve gastronomiye olan derin ilgisi sayesinde hayattan büyük bir keyif alır ve "can sıkıntısı" gibi bir durum yaşamaz.

  4. Psikopati bozukluğuna sahip bireyler çoğu zaman sadece maddi kazanç, iktidar veya haz için eyleme geçer. Bağımsız bir şekilde son derece varlıklı olan Hannibal'ın amacı ise bunlardan hiçbiri değildir. Kendi içinde çarpık ama tutarlı, estetik ve "sosyal" bir felsefeye göre hareket eder. Cinayetlerini rastgele işlemez; "kabalığı" tarif edilemez bir çirkinlik olarak gördüğü için kaba insanları avlar ve böylece dünyayı daha estetik, daha uyumlu bir yer haline getirdiğine inanır.


Tüm bu nedenlerden dolayı, dizide Dr. Alana Bloom'un da yüzüne karşı söylediği gibi psikiyatri camiası onu teşhis edemez ve kolaylık olsun diye ona sadece "canavar" demekle yetinir; çünkü o hiçbir kategoriye alınamayacak özellikler sergiler. Dizinin geliştiricileri, onu sıradan bir klinik vaka olarak değil; karanlık ve doğaüstü bir felsefeye sahip, gotik bir figür olarak kurgulamıştır.


Jung Perspektifinden

Blog hesabımda Jung ile ilgili pek çok içeriğim var bu sebeple en kaba tabirle Jungcu olduğum söylenebilir. Özellikle kırmızı kitap eserini tavsiye ederim. Kısa bir kamu spotundan sonra incelemeye ilk Jung kavramlarıyla başlamak istiyorum.  Jung, bireyin bütünlüğe ulaşma çabasını "bireyleşme" (individuation) olarak tanımlar. Dizide biz bunu Will Graham’ın o büyük dönüşümünde görüyoruz. Jungian perspektiften bakıldığında, Hannibal Lecter karakteri sadece bir akıl hocası değil, Will’in bastırılmış Gölge arketipinin bir somutlaşmasıdır. Will dizide, suçluları anlamasını sağlayan aşırı bir empati yeteneğine ve doğaüstü sezgilere sahip biri olarak karşımıza çıkıyor. Will’in saf empati yeteneği, onun başkalarının (özellikle de katillerin) zihinsel dünyasına sınırsız bir erişim sağlamasına neden oluyor. Ancak bu yetenek, Jungian anlamda Ego’nun sınırlarını zorlayarak kişiyi Kolektif Bilinçdışı’nın kaotik güçlerine maruz bırakır. Dizide bu durum bir metafor ile biz izleyicilere sunulmuştur. Bahsettiğim bu figür 'Wendigo', Kuzey Amerika yerli mitolojisinden gelen bir açgözlülük ve yamyamlık sembolüdür; ancak senaryo içerisinde bu figür, Hannibal’ın Will üzerindeki etkisinin ve Will’in kendi içindeki karanlığın yani gölgenin bir manifestosudur. Hannibal, Will’in zihninde bu canavarı besleyerek onu kendi doğasıyla yüzleşmeye zorlar. Bu süreç, Jungian terapinin gölgeyle bütünleşme aşamasıdır.


Peki Freud Olsa Ne Derdi?

Freud’un psikanalitik kuramı, dizinin özellikle arzu ve travma kavramlarıyla kurduğu ilişki bağlamında önemlidir. Hennibal Lecter, Freud’un Id-Ego-Superego modelinin klasik bir temsili olmaktan ziyade, bu modelin bilinçli bir ihlalidir. Hannibal, en ilkel ve vahşi dürtülerini (Id), en yüksek entelektüel disiplin, nezaket ve estetik incelik hatta bir nevi toplum ne der düşüncesi (Superego) altına gizler. Onun yamyamlığı, Freudyen anlamda "oral evreye" bir takılma veya gerileme olarak düşünülebilir; ancak bu eylem dizide basit bir patoloji değil, bir dünya görüşü olarak sunulur. Hannibal, kurbanlarını yiyerek onları onurlandırdığını ve kendi bedenine dahil ederek ölümsüzleştirdiğini iddia eder. Bu durum, Freud’un yas ve melankoli kuramında bahsettiği, kaybedilen nesneyi içe atarak onunla kurulan sancılı bağı devam ettirme çabasının sapkın bir uzantısıdır adeta.

Değinmek istediğim bir diğer kavram ise Freud’un Tekinsiz kavramı, Almanca "unheimliche" (evcil olmayan/yabancı) kelimesinden türetilmiştir ve tanıdık olanın içine sızan dehşet verici unsuru tanımlar. Freud bu kavram için şu cümleleri kullanmıştır; "Hayatımızda, aşılmış bir ilkel inancı doğrular gibi görünen bir şey gerçekleştiği anda, tekinsizlik duygusuna kapılıyoruz." Dizide ise bu kavram, özellikle yemek sahnelerinde doruk noktasına ulaşır. Bir akşam yemeği sofrası, medeniyetin en tanıdık ve güvenli mekanlarından biridir; ancak masadaki etin insan eti olduğu gerçeği, bu evcil mekânı tekinsiz bir dehşet alanına dönüştürür. Hannibal’ın sofrası, izleyici için hem estetik bir hayranlık uyandıran bir sanat eseri hem de bir tiksinti kaynağıdır. Bu ikilik, bastırılanın (vahşet ve yamyamlık) en rafine haliyle geri dönüşünü temsil eder.


Jacques Lacan’ın Perspektifinden

Lacan’ın yapısalcı psikanalizi, dizideki kimlik inşası, bakış ve dilin sınırları üzerine yapılan tartışmalara zengin bir zemin sunar. Will için Hannibal, Lacan’ın Ayna Evresinde tanımladığı işlevi görür. Lacan’a göre birey, kendi bedeninin parçalanmışlığını ancak bir ayna (veya bir başkası) aracılığıyla bütüncül bir imge olarak algılayabilir; ancak bu algı bir yanlış tanımadır. Will, saf empati nedeniyle kendi benliğini kaybetmiş, parçalanmış bir öznelliğe sahiptir. Dizide sıkça karşımıza çıkan kırık ayna sembolü, Will’in bu parçalı ruh halini temsil eder. Hannibal, Will’e bu eksik parçayı sunar. Birçok sahnede o uzun bakışmaları ve derin düşünme anlarını görebiliriz. İşte tüm bunlar Will’in, Hannibal’ın gözlerine baktığında gördüğü canavar imgesinin aslında kendi bütünlüğü olduğunu anlamasıdır ve oldukça ironiktir. Hannibal, Will’in kimliğini sabitleyen Büyük Öteki konumundadır; o, Will’in ne olduğunu ona söyleyen ve bu kimliği meşrulaştıran otoritedir.   


Nietzsche’nin Perspektifinden

Nietzsche’nin felsefesi, Hannibal Lecter karakterinin ahlaki ve varoluşsal temelini açıklamak için kullanılabilir.  Hannibal, geleneksel iyi ve kötü kategorilerinin ötesinde konumlanan, kendi değerlerini oluşturan bir figürdür. Nietzsche, efendi ahlakı ile köle ahlakı arasında bir ayrım yapar. Efendi ahlakı, gücü, yaratıcılığı ve yaşamı onaylayan değerler üzerine kuruluyken; köle ahlakı, zayıfların güçlüye duyduğu nefret ve pasiflik üzerine kuruludur. Tahmin edersiniz ki Hannibal Lecter, mutlak bir efendi ahlakı temsilcisidir. O, kurbanlarını kaba oldukları için öldürür. Buradaki kabalık, sadece bir nezaket eksikliği değil, Nietzsche’nin son insan olarak adlandırdığı; yaratıcılıktan yoksun, sürü psikolojisine hapsolmuş, vasat modern bireyin bir tezahürüdür. Hannibal, bu vasatlığı ortadan kaldırarak dünyayı estetik bir "harmoniye" kavuşturmayı hedefler.   Nietzsche için sanat, yaşamın tek meşrulaştırıcısıdır. Hannibal için de cinayet, bir yıkım eylemi değil, bir yeniden oluşturma eylemidir. O, kurbanlarını birer sanat eserine dönüştürür. 


Son Demler ve Biraz Eleştiri...

Hannibal dizisinin, insan ruhunun derinliklerine dair yapılmış en iddialı projelerden biri olduğunu düşünüyorum. Tabii bir Hollywood yapımı olarak arka planda vermek istediği karışık ve kompleks mesajları dışarıda bırakırsak. Hollywood’un en eski numaralarından biri olan bir şeyi yeterince güzel sunarsan, izleyici onun özündeki dehşeti görmezden gelmeye başlar düşünce yapısını bu dizide de görüyoruz. Hannibal karakteri; sanat tarihi bilen, klasik müzik dinleyen, kusursuz giyinen ve gurme yemekler yapan bir elit olarak sunuluyor. Manipülasyona çok açık olan zihinlerimiz çoğunlukla bu yüksek nitelikleri ahlaki bir üstünlükle karıştırmaya meyleder. Aynı zamanda cinayet mahallerinin birer tablo gibi sunulması, izleyicide dehşet yerine hayranlık uyandırmayı hedefler. Bu sahnelerin çoğunda yemeklerin insan etiyle yapıldığını olduğunu unutup ciddi anlamda o estetik görüntüyü beğendiğimi hatırlıyorum. Bu durum şiddetin duyarsızlaştırılmasına olanak sağlıyor bir nevi. Hollywood'un sevdiği şeylerden bir diğeri de izleyicinin ahlaki pusulasını bozmaktır. Bir yamyamın yakalanmasını istemek yerine, onun zekasına ve Will ile olan bağına odaklanmamız sağlanıyor. Ve izleyici olarak bizler de Hannibal'ın manipülasyonuna maruz kalıyoruz. Onun nezaketi karşısında kurbanlarının kabalaşmasını ve dolayısıyla ölmeyi hak etmelerini onaylar hale geliyoruz.


Sonuç olarak Hannibal dizini devasa bir psikolojik deney olarak düşünürsek özellikle bu alanda okuyan öğrenciler için keyifli ve öğretici bir yapım olarak değerlendirebiliriz. Bir izleyici olarak da eğer türü seviyorsanız kesinlikle hikaye ve anlatım biçimi sizi içine alacaktır.


Siz Hannibal dizisi hakkında ne düşünüyorsunuz?



 
 
 

Yorumlar


bottom of page